Kemal ERBEN / Çatmalı Yaylası EĞİRDİR
Pazar sabahının körü, gece geç uyumuşum telefon çalıyor. Hey yarabbim kim bu diyorum, telefonun obür ucunda Eski Yörükler Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Kadir YÖRÜK, ‘Kemal Yaylaya çıkıyoruz, yaylamız elektriğe kavuşuyor gelirmisin haber yapmaya’ diyor. Hemen kalkıyorum Haber Kutsal, Yorum HÜR olunca yapacak bir şey yok. Sarıidris üzerinden tırmanmaya geçiyor Yörük Ağalarıyla birlikte araç. Kadir Yörük ve Ağaları heyecan sarıyor, yıllarca doğup büyüdükleri, hayatlarının çoğu zamanını, acısıyla tatlısıyla yıllarını geçirdikleri Çatmalı Yaylası Elektriğe kavuşuyor 2012 yılında.
TÜRK’ün özü, taa kendisi olan Yörüklere karşı olan sempatim nedeniyle dinliyorum Dernek Başkanı Kadir YÖRÜK’ü, anlatıyor anılarını birer birer.
Eski Yörükler Dernek Başkanı Kadir YÖRÜK ve Yörük Ağaları geçtiğimiz haftada Kaymakamımız Dr. Yalçın YILMAZ’ı makamında ziyaret ederek yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler vermişlerdi.
Eski Yörükler Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Kadir YÖRÜK 15-16 Temmuz Tarihlerinde yapılacak olan Yörük Şenliği Programına gazetemiz aracılığı ile tüm Eğirdir’lilerin davetli olduğunu bildirdi.
Gelin Biraz Daha Yakından Tanıyalım Yörükleri;
YÖRÜK NE DEMEK? YÖRÜKLERİN TARİHİ GEÇMİŞİ...
YÖRÜKLER
Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak
yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya
yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen
ad. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. “Cesur, muhârip, iyi
yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi mânâları ifade eden “Yörük” kelimesi yerine,
“yürük” kelimesi de kullanılır. Umumî olarak konar-göçer hayat yaşayan bütün
topluluklar için kullanılan bu isim, daha çok göçebe Oğuz boyları için alem
(özel isim) olmuştur.
On birinci yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve
göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek,Malazgirt Zaferi'nden
sonra Anadolu’ya geldiler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam
ettirdiler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik
hayata geçti. Anadolu’nun İslâmlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında, Oğuz
boyları, Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek
Türkmen adını aldı, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anıldı.
Anadolu
Selçukluları ve beylikleri dönemlerinde,
Yörüklerden, askerî güç olarak faydalanıldı. Selçuklular ve Osmanlılar,
Yörükleri sistemli bir şekilde toprağa yerleştirmeye çalıştılar. Orhan Gâzive Yıldırım Bayezid devirlerinde,
geçitlerin, derbentlerin
korunması, Yörüklere yaptırıldı. Osmanlıların Rumeli’ye geçişinden sonra,
Yörüklerin önemli bir bölümü de Rumeli’ye göç ettirildi. Sultan Birinci Murad
Han zamanında, Saruhan’dan, Serez taraflarına kalabalık gruplar
hâlinde sevk edilen Yörükler, iskân edildikleri yeni bölgelerde, yabancı
unsurlar arasında bir dayanak noktası teşkil ettiler ve ileride yapılacak
fetihlere yardımcı oldular. Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmeleri, Yıldırım
Bayezid Han devrinde daha yoğun bir şekilde devam etti.
Sultan İkinci Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han
zamanlarında, yeni fethedilen yerlere, çok Yörük nüfus nakledildi. Fatih
Kanunnâmesi’nde Yörüklere, diğer ahaliye göre bazı vergi muafiyetleri tanındı.
Fatih Kanunnâmesi’nde,
Yörüklerin, ağnam (koyunlar) resmî mükellefi ve askerlikle mükellef oldukları
belirtildi. Orduda yardımcı kuvvet olarak vazife alan Yörükler, Kanunî devrinden
itibaren, daha çok imar ve muhafaza hizmetlerinde kullanıldı. Bulundukları
coğrafî mevki itibariyle çeşitli hizmetler gören Yörükler, sahillerde gemi
malzemesi temini ve gemi yapımında; derbentlerde ve ana güzergâhlarda yol
emniyeti, tamir, muhafaza, köprü inşası ve menzillere zahire toplanması ve korunmasında;
madenlerde, ordunun nakliye işlerinde ve devletin kalelerinin onarımlarında da
istihdam edildiler. Yörüklerin, geçtikleri yerlerde kalabilecekleri, yaylak ve
kışlak alanları belirlendi.
Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmesi ve fethedilen
yerlere yerleştirilmesi, daha sonra Osmanlı Devletinin umumî bir siyaseti oldu.
Ancak, sonraki devirlerde, Yörüklerin Rumeli’ye yerleştirilmesi yavaşladı.
Fakat 18. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Bu göçlerin bir kısmı, isteğe
bağlı olduğu gibi, bir kısmı ise devlet siyaseti doğrultusunda mecburî
olmuştur.
Anadolu’da başgösteren Celâlî isyanları ve
neticesinde meydana gelen iç çalkantılar ve ekonomik buhranlar, Anadolu’daki
Yörüklerin düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu karışıklıklar, Yörük camiasına da
sirayet etti. Devlet, bu yüzden, Yörükler üzerindeki idarî otoriteyi sağlamak
ve doğabilecek zararları önlemek için, onları mecburî yerleşmeye tâbi tuttu.
Mecburî iskânın gayesi, göçebe hayat tarzı sebebiyle Yörüklerin, yerleşik halka
zarar yapmalarını önlemek, harap ve boş olan iskân merkezlerinin imar
edilmesini, ekilmeyen toprakların işlenmesini temin etmek, devlet tarafından
kontrol edilmesi zor olan eşkıya gruplarına karşı bir emniyet unsuru olarak set
vazifesi görmelerini sağlamaktı.
1683 Viyana Seferi'nin
mağlubiyetle sonuçlanması, Rumeli ve Anadolu’da, geniş çapta aşiret hareketleri
ve eşkıyalık hadiselerine sebep odu. Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa'nın
sadrazamlığı sırasında, 1691 senesinde, Yörükleri tamamen iskân etmek için
harekete geçildi.
Rumeli’deki Yörükler, “Evlâd-ı Fâtihân” adı
altında yeni bir teşkilata tâbi tutuldu. Bunlardan, askerî maksatlarla
faydalanılmaya çalışıldı. Anadolu’daki Yörükler ise, bilhassa Hama, Humus,
Rakka ve Halep bölgelerine yerleştirilmek suretiyle, Aneze ve Şammar
aşiretlerinin baskınları önlenmeye çalışıldı. 18 Mart 1692 tarihli bir ferman ile,
Anadolu’nun çeşitli vilayet ve sancaklarından, muhtelif yörük aşiretlerine
mensup yetmiş kadar oymak yerleştirildi. Bu aşiretlerin, yerlerini terk
etmemeleri için de, Adana ve Maraş taraflarında, derbent mahallelerine Yörükler
yerleştirildi. 1720 senesinde, Şam vilayetine bağlı bazı sancaklar Yörükler
yerleştirilmek suretiyle, Türk nüfusu yönünden takviye edildi. Bazı Yörük
oymakları da, kendi yaylak ve kışlaklarında iskâna tabi tutuldular. 1693
senesinde, Kayseri vilayetine bağlı Zamantı ve Pınarbaşı yaylaları, 1728’de
Zamantı Irmağının etrafındaki harabe köyler, bu bölgede yaylak-kışlak hayatı
yaşayan Yörüklere tahsis edildi. Ayrıca Kozan Dağındaki Yörükler, Çukurova’ya,
Orta Toroslar'daki kalabalık Yörük cemaatleri İçel’e, Antalya ve Isparta
bölgelerinde dağınık halde bulunan Yörükler ise, Taşeli yaylaklarına
yerleştirildiler. Bu arada, Orta Anadolu’ya (Çiçekdağı, Nevşehir, Niğde) yörük
iskânı yapılırken, Teke, Hamid, Beyşehir, Alanya ve Akşehir Yörüklerinin de
uygun yerlere yerleştirilmeleri için, 1732 senesinde ferman çıkarıldı. Ayrıca
doğudan batıya uzanan Toros Dağlarının iç ve dış kısımlarında yeni kurulan
birçok kasaba ve nahiyelere de, çeşitli yörük cemaatleri yerleştirildi. İçel ve
Alanya bölgesinde yaşayan bazı Yörükler, Kıbrıs Adasına gönderildiler.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren,
Yörüklerin iskânı, daha düzenli olarak yapılmaya başlandı. Vilayetlerine Yörük
iskân edilecek valiler, yaylak ve kışlaktaki Yörükler üzerine iskân nazırı
tayin ederek, onları disiplin altına almaya çalıştılar. Tanzimat'tan itibaren de
boş araziler ve terk edilmiş yerler, iskân sahası olarak seçildi. Bu şekilde
iskân için Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydıneyaletleriyle mülhakatı
(bağlı yerler) seçildi. Yörüklerin iskânı için tertip edilen Fırka-i Islâhiye, Adana
Halep, Maraş ve Ayıntab'da (Anteb) yeni kasabalar da kurmak şartıyla pek çok
Yörük cemaatini iskâna tâbi tuttu.
Bugün, Yörüklerin tamamı yerleşik hayata
geçmişlerdir. Ancak, eski hayat tarzlarını devam ettiren ve yaylak-kışlaklarda
göçebe olarak yaşayan Yörükler, Toroslar'da hâlâ mevcuttur.
Yörüklerin isimleri ve onlarla ilgili kanunî
hükümler, ilk defa Fatih Kanunnâmesi’nde yer aldı. Buna göre kurulan yörük
teşkilatı, idarî ve askerî maksatlara uygun şekilde düzenlendi. Fatih
Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, sefere çıktıklarında her türlü teçhizatı
kendilerinin temin etmeleri ve avârızdan muaf tutulmaları ve sefere çıkanların
ertesi yıl çıkmamaları kanun hâline getirildi. Ancak, Yörüklerle ilgili
kanunnâme Kanunî devri ortalarına doğru tamamlandı. Hasılatı, devletin hazine
defterlerinde yazılı ve muayyen zeamet birliklerine çevrilen Yörükler, seraskerlik adı altında
bir takım gruplara ayrıldı.
Bunların başında, Yörüklerin arasından
seçilerek bir berat ile
tayin edilen “serasker” (yörük reisi) bulunurdu. Yörük seraskerlikleri, kendi
aralarında ocaklara taksim olunmuşlardı. İlk zamanlar yirmi beş kişi bir “ocak”
sayılırken, sonradan ocağın sayısı, otuza çıkarıldı. Bu ocakların her birinden
beş kişi, sefere gitmek veya devlet hizmetini görmek üzere “eşkinci” olarak ayrılır,
ocakta kalan diğer yirmi beş kişi de “yamak” olurdu. Eşkinci olarak seçilen bu
beş kişinin, sefer ve dîvân-ı hümâyûna hizmet
masraflarını, altı aylık müddetle ve ellişer akça olmak üzere yamaklar
karşılar, buna mukabil avârız-ı dîvâniye vergisinden muaf tutulurlardı.
Yörükler, yörük tarzı hayatı devam ettirirlerse, kendi hayat düzenlerine göre
ayarlanmış bir kısım vergileri verirlerdi. Onlardan, hiçbir surette, diğer
halktan alınan vergi alınmazdı. Ancak Yörükler, tabiî hayatlarını bırakır da,
ziraî hayata geçerlerse reaya kaydolunurlar, diğer halkın verdiği vergileri
öderlerdi.
Yörüklerin yaşadıkları mıntıkalarda, köyler,
mezralar ve yurtlardan meydana gelen kazalar kurulmuştu. Yörükler için cazip
bir hâle getirilen kazalarda, Yörüklerin kazâî (adlî) meselelerini hal için,
bir kadı bulunurdu.
Kadılar, aynı zamanda, Yörüklerin sahip oldukları hayvanların tahrirleri ile, sefer
sırasında orduda ikmal ve nakliye işlerinde vazife alacak olanların isimlerini
ve kira bedellerini de tespit ederdi. Anadolu’da, bu şekilde kurulan birçok
yörük kazası vardı.
Yörükler, Orta Asya’dan getirdikleri
gelenekleri devam ettiriyorlardı. Hayatları, belli kaidelere bağlanmıştı. Bu
kaideler, daha çok, örfe bağlıydı. Yazları serin olan yaylalarda, kışları ise
sıcak veya ılık kışlaklarda geçiren Yörüklerin, yaylalara gidiş gelişleri,
belli bir düzen içinde yapılırdı. Bu gidiş gelişler, belli yollardan olurdu.
Yaylağı ve kışlağı olmayan Yörükler de otlak kiralarlardı. Yörüklerde
yaylaklar, oymakların malı sayılır, o oymağa mensup olan herkesin hayvanları,
burada serbestçe otlardı. Yaylak veya kışlaklardaki evler ve çevrelerindeki
küçük bahçeler, şahıslara aitti. Çadırların ve küçük bahçelerin bulunduğu yere,
“yurt yeri” denirdi. Bir oymağın hayvanlarının, diğer oymakların hayvanlarına
karışmasını önlemek için, hayvanlara “dökün, dövme” veya “döğme” adı verilen
damgalar vurulurdu. Hayvanların kulakları, belli şekillerde çentilerek de,
diğer oba hayvanlarından ayrılırdı. Bu işaretlere “en” adı verilirdi. Koyun,
keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarda
buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeleri yetiştirirlerdi. Süt mâmulleri ve et,
temel gıdalarını teşkil ederdi. Giyim ve ev eşyalarını, kendileri dokurlardı.
Bununla beraber, kapalı bir ekonomiye sahip olmayıp, köy ve kasabalardaki
pazarlara inerler, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlardı.
Develeriyle, şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere,
buğday ve benzeri tüketim maddelerini, develeriyle, Yörükler taşırlardı. Keçi
besleyen Yörükler, kıldan yapılmış çadırlarda, diğerleri ise keçeden yapılmış
çadırlarda otururlardı. Evi andıran yörük çadırlarında, oturma, yatma ve yemek
pişirme için bölümler vardı. Çadır, orta direğin etrafına sıralanmış 5-9 direk
üzerine kurulurdu. Büyük çadırlarda, binek hayvanlarının bağlandığı bölüm dahi
bulunurdu. Çadırın oturma bölümü, Yörük kilimleriyle döşenir, kenarlarda
minderler bulunurdu. Çadırda, herkesin oturacağı yer belliydi.
Yörüklerde aile yapısı, daha çok erkek
hakimiyetine dayanırdı. Yörüklerde esas evlilik şekli, tek evliliktir.
Umumiyetle, evlenen çocuklar, babayla birlikte yaşardı. Bu yüzden, büyük
aileler meydana getirirlerdi. Yörükler, amca kızı, dayı kızı, amca ve teyze
kızı gibi yakın akrabayla da evlenirlerdi.
Yörüklerin idarî teşkilatlanmaları, oba,
oymak, boy ve ulus şeklindeydi. Yaylak ve kışlaklarda, bir soyun yaşadığı alana
“oba” denirdi. Bu terim, zamanla kaybolmuş ve yerini mahalle kelimesi almıştır.
Bir veya iki oba halkına “oymak” denirdi. Oymakların başında, “kethüda”
bulunurdu. Yörükler, buna, “kâhya” derlerdi. Birkaç oymağın birleşmesinden
meydana gelen topluluklara, “boy” adı verilirdi. Boyun başında “boybeyi”
bulunurdu. Boy beylerine daha sonra, “yörük başbuğu” adı da verildi. Birkaç
boyun birleşmesinden “ulus” meydana gelir, bunun başkanlarına “ulusbeyi”
denirdi.
Arı duru bir Türkçe konuşan ve
zengin bir folkloru bulunan Yörüklerde, an'ane ve geleneklere bağlılık vardı.
Yörüklerin göçleri, belli esaslara bağlanmıştı. Yaylaklara göç, bahar aylarında
olurdu. Oymak veya boy beyleri, göçün gününü önceden tespit ederek herkese
duyururdu. Göç günü gelmeden önce, gerekli hazırlıklar yapılırdı. Önceden
bildirilen gün gelince, bütün eşyalar develere yüklenir, üzerine kilimler
atılırdı. Develerin alınlarına süs, küçük ve büyük çanlar takılırdı. Kervanın
önünde, yeni elbiselerini giymiş, elinde kirmanı ile yün eğirerek bir gelin
giderdi. Çevrede, ata binmiş genç erkekler, silah atarak, at sürerek yayla
yoluna yürürlerdi. Boyun çocukları, kadınları ve genç kızları, hayvan
sürülerinin önünde veya yanında yürürlerdi. Uzun yolculuktan sonra yaylağa
varılır, yerleşilirdi. Sonbaharda da buna benzer merasimle yaylaktan göç
edilirdi. Yörüklerin nişan, düğün, bayram ve sünnet zamanlarında uyguladıkları,
buna benzer merasimleri vardı.
Yörüklerin, bir kısmı bugün de devam eden,
nişan ve düğün âdetleri şöyleydi:
Oğlu evlenme çağına gelen yörük ailesi,
kendisine uygun bulduğu ailenin kızına dünür giderdi. Eğer olumlu cevap
alınırsa, kız evinde kahve içilirdi. Bunun tersi olursa, dünürcüler, hemen evi
terk ederlerdi. Dünürcüler, uygun cevap aldıkları zaman, oğlan evi tarafından
hazırlanan ve beraberlerinde getirdikleri şerbeti içerlerdi. Uygun cevap
alınıp, söz kesildikten sonra, “beylik” ismi altında, oğlan tarafından seçilen
kadınlar, kız evine giderler ve kıza nişan takarlardı. Nişanlar, elbise, altın,
gümüş gibi ziynet eşyalarıydı. Söz kesiminde, oğlan tarafından kızın babasına
veya velîsine bir miktar para verilirdi. İslâm dinine göre alınmasının haram
olduğu bildirilen bu paraya “başlık” adı verilirdi. Oğlan tarafı, kızın elbise,
mutfak ve diğer eşyalarını aldıktan başka, kızın akrabalarına da uygun
hediyeler alırdı. Bunun ismine “yol” denirdi. Kız, başka köyden gelecek olursa,
oğlan babası davet edeceği köylerin her odasına ve her oda sahibine ayrıca
birer yol (dâvet hediyesi) gönderirdi. Bu yollar kâse, bardak, sahan, şeker,
kahve gibi şeylerdi. Oda sahipleri, düğüncüleri odalarına davet ederek yedirip
içirirler ve oğlan babasına düğün sahibiymiş gibi yardım ederlerdi. Odalara
inen misafirlerin misafirliği, tamamen oda sahiplerine ait olurdu. Kız tarafı
da davetçiler çıkarırdı. Düğün başladığında, her iki taraf, konuklarına
ikramlarda bulunurdu.
Kız evinde, kına gecesi yapılırdı. Gelinin
gideceği gün, kız evinde hazırlanan ve oğlan tarafından önceden kız evine
gönderilen çeyizler, kapının önüne çıkarılırdı. Kız evinden, yüzü alla örtülü
olarak çıkarılan gelin, ata bindirilirdi. Çeyizler de yükletilip oğlan evine
götürülürdü. Oğlan evine götürülen gelinin, yollarda önüne sık sık çocuklar
tarafından ipler gerilir, çocuklara hediyeler verilerek geçilirdi. Gelini,
güveyin evi önünde, yengeler attan indirirdi. Gelin attan inmeden önce, güveyin
yakın akrabalarından biri, başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler
serperdi. Gelin attan ineceği sırada, oğlan babası davet edilir, geline hediye
verir veya vaad ederdi. Kaynana ve diğer yakınlar da, çeşitli hediyeler
verirlerdi. Gelin attan indikten sonra, güveyinin evine gider, çeyiz içinde
ayrılmış olan ve “dürü” adı verilen bazı eşyalar, davetlilere dağıtılırdı.
Damada törenle elbise giydirilirdi. Güvey,
elbiseyi giydikten sonra, “sağdıç” adı verilen, evli bir kimsenin evine
götürülür, vaktin gelişine kadar, güveye her türlü şakalar yapılır, güvey
burada izin almadıkça yerinden kalkamaz, gülemez ve söz söyleyemezdi. Bundan
sonra meclise köyün hocası gelirdi. Güveye, gerdeğe ait sıhhî ve dinî öğütler
verir, kendisine hayırlı bir evlilik için dua ederdi. Yatsı namazı kılındıktan
sonra, güveyi, arkadaşları evine götürürler, evin giriş kapısı önünde hoca
tarafından dua okunduktan sonra, arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk
arasında, güveyi eve girerdi.
Ertesi gün kadınlar, gelini ziyaret ederler,
bu ziyaret esnasında yapılan törene “baş bağlama” veya “duvak açma” adı
verilirdi. Bir hafta veya bir ay sonra damat, gelinle beraber kayınpederin
evine giderek, büyüklerin ellerini ve dizlerini öptükten sonra, kayınpeder ve
kayınvalidesini evine davet ederdi. Bu davet günü, kayınpeder de, ayrıca bir
gün için onları davet etmiş olur ki, buna “el öpme” denirdi.
Yörükler mensup oldukları Oğuz boylarına göre
isim alırlardı: Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır,
Döğer, Dodurga, Yaparlı, Avşar,
Kızık, Beğdili, Karkın, Bayındır, Peçenek (Beçenek), Çavundur, Çepni, Salur, Eymir, Alavuntlu,
Yüreğir, İğdir, Buğdüz ve Kınık isimleri
yörük boylarına ait isimlerdir. Bugün Anadolu’daki birçok mezra, köy ve kasaba,
isimlerini bu yörük boylarının isimlerinden almışlardır. Yörükler, umumiyetle
Orta, Güney ve Batı Anadolu’da yerleşmişlerdi. Bugünkü, Sivas, Ankara, Bolu,
Kastamonu, Balıkesir, Manisa, Kütahya, Afyon, Uşak, İzmir, Aydın Antalya,
Konya, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Adana, Hatay, Gaziantep ve Maraş illerinin
bulunduğu geniş bir sahaya yayılmışlardı. Büyük gruplar hâlinde yaşayan
Yörükler, ayrıca birçok tâli kollara ayrılmışlar ve çeşitli yerlere
dağılmışlardı. Bunlardan Ankara, Tokat, Kırşehir bölgesinde yaşayan Ulu-yörük
topluluğu ve Ankara Yörükleri, Orta Anadolu yaylalarında yaşamaktaydılar.
Aydın, Honaz, Nif, Çeşme ve Bozdoğan havalisinde Karaca-Koyunlu, Menteşe
bölgesinde Oturak Barza, Güne Barza, Küre Barza, İskender Bey, Kayı, Horzum,
Kızılca-Yalınç, Bolu, Uluborlu, Tefenni ve Ereğli civarında Bolu Yörükleri diye
adlandırılan Yörükler yaşamaktaydı. Söğüt Yörükleri diye anılan büyük bir
topluluk, Bursa’daki Emir Sultan Evkafı
reayası olarak, Söğüt, Edincik, Balıkesir, Bursa, Bergama, Gönen ve İnegöl’e
kadar yayılmışlardı. Kara-Keçili Yörükleri, Söke; Boynu-İncelü Yörükleri,
Nevşehir ve Aksaray; Kayı ve Çoban Yörükleri, Manisa civarında dolaşıyorlardı.
Kalabalık nüfusa sahip Danişmendlü Yörükleri de, Aksaray, Kırşehir, Aydın ve
Adana gibi geniş bir sahaya yayılmışlardı. Biga ve çevresinde yaşayan
Ağaca-Koyunlu Yörükleri ise, daha küçük bir cemaati teşkil etmekteydi.
Anadolu’da dağınık bir durumda bulunan
Yörükler, Rumeli’de daha teşkilâtlı ve belli yerlerde yaşamaktaydılar.
Rumeli’deki Yörükler, İstanbul’dan kuzeye doğru Bender ve Akkerman’a kadar,
Tuna’yı takiben Bulgaristan ve Sırbistan hudutlarına, oradan da Selanik
Çatalcasına kadar yayılmışlardı. Bu geniş saha içinde, sekiz grup olarak defterlere
kaydedilmiş olan Yörükler, daha sıkı disiplin altındaydılar. Rumeli’deki
Yörükler, Tekirdağ, Naldöken, Kocacık, Vize, Selanik, Ofçabolu Yörükleri, Aktuğ
ve Oktav Tatarları adlarını taşımaktaydılar.
Uzun müddet Rumeli’de kalan, fetihler
sırasında Osmanlı ordularına yardımcı olan bu Yörükler, zamanla
azaldılar. Osmanlılar'ın, Rumeli’den çekilmeleri
üzerine, onlar da Anadolu’ya
göç ederek, çeşitli yerlere yerleştirildiler. Rumeli’de kalan yörüklerden bir
kısmı, bugün Yugoslavya’da Ograzden Dağlarının güney eteklerinde hayvancılıkla
uğraşmakta, geleneklerini, dillerini ve ekonomik yapılarını korumaktadırlar.
Bugün, hemen hemen tamamen yerleşik hayata
geçmiş olan Yörükler; Aydın, Manisa, Kütahya, Antalya, Mersin, Adana, Muğla ve
Balıkesir gibi muhtelif yerlerde yerleşmişlerdir. Eski an’anelerini ve hâlen
konar-göçer yaşayışlarını sürdüren Yörükler de vardır. Bilhassa Orta Toroslar
üzerindeki Bulgar (Bolkar) Dağlarının eteklerinde bulunan, Güzeloluk, Yağdağ,
Karagül, Eğriçayır, Perçengediği, Sarıtaşgediği, Konçagediği, Bayboğan, Düden,
Çatalca, Dikmen, Yağlıpınar, Bastırık, Dedeli, Barçın, Alaçayır, Cumayalık,
Konurcuk yaylalarında; yine Toroslar üzerindeki Aladağlar eteğindeki Üçkapılı,
Demirkazık, Baş Yayla, Alagöl, Göşdere, Dönberi, Taşhan, Tekir ve Namrun
yaylalarında; Kozandağı eteklerindeki, Uyuzpınarı, Seyhan Nehrinin kolu Zamantı
Suyunun yamaçlarındaki Şıhlı, Yeniköy, Bakırdağı, Kurşundağı, Çataloluk,
Dereşimli, Gölalan, Çadıryeri, Boncuklubel, Boyduran yaylalarında; Binboğa
Dağlarındaki Ayran Pınarı, Yedi Kardeş Pınarı, Alapınar, Karagöl, Yaylaklı,
Kemerli gibi yaylalarda; Nurhak Dağlarındaki Gülkice, Akpınar, Beysöğüt,
Yamrıtaş, Isırganlı, Yapraklı ve Abeş yaylalarında yarı konar göçer halde
yaşamaktadırlar.
Oğuzlar, Oğuz Boyu
Bugün; Türkiye, Balkanlar, Âzerbaycan, İran,
Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu.
Oğuzlara, Türkmenler de denir.
Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli
fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk
eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri
sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ
edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı”
mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde
geçmektedir.
İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana
kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç
Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana
gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler,
hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve
ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre,Bozoklar; Kayı, Bayat,
Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık,
Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur,
Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı.
Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok
rastlanmaktadır.
Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde
rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz
budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu
kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler'in
hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.
Altıncı yüzyıldan itibaren Göktürklerin
idaresinde toplanan Türk kabilelerinden bir kısmı gibi Oğuzlar da kendi
aralarında birlik kurarak Tula-Selenga ırmakları bölgesinde Dokuz-Oğuz
Kağanlığını meydana getirdiler. Göktürk kağanlığının, Kutlug Şad (İlteriş Kağan)
tarafından 682’de ikinci defa kurulmasından sonra, Göktürkler, hâkimiyetlerini
kabul etmeyen Oğuzlar üzerine yürüdüler. Tula Irmağı kıyısında yapılan kanlı
bir savaşta, Oğuzlar yenildiler. Fakat, Göktürklerin hâkimiyetini kabul
etmediler. İlteriş Kağan, Oğuzlar üzerine birçok sefer düzenledi ve Baz Kağanı
öldürdü. Oğuzların merkezi Ötüken ve çevresini ele geçirdi. Bu yenilgi
karşısında İlteriş Kağan’ın hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalan Oğuzlar,
Göktürklerin Kırgız seferine
katıldılar. Göktürk hakanlarından Bilge Kağan zamanında
isyan ettiler. Bir sene içinde bir kaç defa harbe giren Oğuzlar; yenilerek,
geri çekildiler. Daha sonra Dokuz-Tatarlar ile ittifak kurarak Göktürklerle
mücadele ettilerse de yine bozguna uğrayarak, Çin taraflarına göç ettiler. Bir
müddet sonra tekrar eski yurtlarına döndüler. Bu mücadelelerde zayıflayan
Göktürkler, 745’te Uygurlar tarafından
yıkıldı. Bu esnada Uygurlara yardım eden Oğuzlar, Uygur Devletinin dayandığı
başlıca boylardan biri oldu. Uygurlarla birlikte Basmıl ve Karluklar'a karşı
savaştılar. Fakat zaman zaman Uygurlara karşı da isyan etmekten geri
durmadılar. Eski müttefikleri Dokuz-Tatarlar ile birleşerek Uygur Kağanı
Moyunçur’a karşı cephe aldılar. Zaman zaman Çin’e gittiler. Daha sonra Çin’den
çıkarak eski yurtlarına döndüler. Uygur Devletinin yıkılması üzerine batıya
göçerek Sir Derya (Seyhun) kıyılarına ve onun kuzeyindeki bozkırlara
yerleştiler. Onuncu yüzyılda, göçebe hayatı yanında, yerleşik bir hayat sürmeye
de başladılar. Göçebe Oğuzlar, daha ziyade koyun, at, deve, sığır yetiştiriciliği
ve ticaretle uğraşıyorlardı. Yerleşik Oğuzlar ise, Sabran (Karacuk), Suğnak,
Karnak, Sütkent gibi şehirlerde oturuyorlardı. Onuncu asırda henüz Müslüman
olmamış olan Oğuzlar, inanışları gereği bir takım ibadet ve âyinleri yerine
getiriyorlardı. Ancak yaşayış bakımından İslâmiyet'e uygun tarafları vardı. Soy
temizliğine ehemmiyet verirlerdi. Bilhassa zina gibi suçların cezası ölümdü.
Onuncu asrın başlarında Oğuzlar, Mâverâünnehir
çevresinde yerleşip, Yabgu denilen hükümdarın idare ettiği bir devlet kurdular.
Devlet ve millet işlerinin bir mecliste istişare edildiği ve subaşı denilen
ordu kumandanı, Yabgu’nun vekili ve nâibi olan tegin, İnal
ve Tarkan unvanlarını
taşıyan memurlar vardı. Oğuzların bu sıradaki başşehirleri, Sir Derya
kıyısındaki Yeni Kent idi. Yabgu Devleti zamanında Oğuzlar, Üçok ve Bozok diye
iki kısma ayrılmışlardı.
Onuncu asrın sonlarında İslâm dînini kabul
ederek iyice güçlenen Oğuzlar, komşuları Peçenekler veHazarlar ile savaşlar
yaparak onları yendiler. Fakat 11. yüzyılın ortalarında, Oğuzların İslâm dînini
kabul etmemiş olan bir kısmı, Kıpçaklar'ın baskısıyla
yurtlarını terk ederek Karadeniz’in kuzeyinden Tuna boylarına, oradan da
Balkanlara indiler. İslâm dînine girmedikleri için etraflarını saran Hıristiyan
devletlerin baskısıyla kısa zamanda benliklerini kaybederek, örf, an’ane ve
geleneklerini unuttular. Eriyip, yok oldular. Geri kalanları da Bizans
hizmetine girdiler. 1071’de yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi'ne
Bizanslıların yanında katıldılar. Fakat çok geçmeden Selçuklular tarafına
geçtiler.
İslâm dînini kabul eden Selçuk Bey’in
idaresindeki Oğuz boyları ise, Oğuz Yabgu Devletihükümdarının,
kendilerine kötülük yapacağından çekinerek, yurtlarından ayrılıp İslâm diyarı
olan Horasan taraflarına gittiler. Mâverâünnehir’de kalan diğer Oğuz boyları
da, Kıpçakların hücum ve baskıları sonunda dağıldılar. Böylece Oğuzlar Devleti
yıkıldı. Yerlerinde kalan Oğuzlar ise Karaçuk dağları bölgesinde, Mangışlak’da
ve Seyhun Nehri kıyılarında yerleştiler. Daha sonra Karahıtayların ve
Karlukların baskısı netîcesinde, Horasan’a gelip Selçuklulara tâbi oldular.
Selçuk’un büyük oğlu Arslan İsrâil, Horasan’da
hâkimiyet kurup, diğer Oğuz boylarını idaresi altında topladı. Daha
sonraları, Tuğrul ve Çağrı Beyler
idaresindeki Selçuklular, Sâmânoğulları ile ittifak kurarak, Karahanlılar'a ve Gazneliler'e karşı
mücadele ettiler. Selçukluların başarılı idareleri sebebiyle pekçok Oğuz boyu
onların hâkimiyetinde toplandı. Birçokları yerleşik hayata geçti.
Selçuklu Devletinin kurulmasında esas rolü
oynayan Oğuzlar ve diğer Oğuz boyları, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
akın akın İran, Irak, Anadolu ve Suriye’ye doğru yayıldılar. Selçuklu
Devletinin sınırlarını Ceyhun Nehrinden Akdeniz’e kadar genişlettiler.
İslâmiyet'i kabul etmeden önce dünyevî maksatlar ve kuru cihangirlik için
çalışan, harp eden ve soylarının temizliğiyle tanınan Oğuzlar, İslâm dînini
kabul ettikten sonra, Allahü teâlânın yüce dîni olan İslâmiyet'i yaymaya gayret
ettiler. Gittikleri yerlerde doğruluğun, adaletin, ilmin ve medeniyetin
savunuculuğunu yaptılar. İnsanlara hizmet etmek, ilmin ve medeniyetin
yayılmasını sağlamak için pekçok cami, medrese, kervansaray, hamam ve
köprü yaptırdılar. Büyük Selçuklu, Türkiye
Selçukluları, Akkoyunlular, Salgurlular,Artukoğulları, Karamanoğulları, Ramazanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanlı devletlerini
kurarak İslâm dîninin yayılmasına hizmet ettiler. İslâmiyet'in ve Müslümanların
yok edilmesi için çalışanHaçlılara karşı parlak
zaferler kazandılar. İslâmiyet'e, ilme ve adalete karşı olan ortaçağ
Avrupa’sına pekçok yenilikleri götürdüler. Dokuz yüz sene boyunca, kurdukları
devletlerin sınırları içinde yaşayan bütün unsurlara karşı İslâm dîninin
emirleri doğrultusunda hareket ederek, hizmet ettiler. Bugün Türkiye,
Âzerbaycan, İran, Türkmenistan, Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşayan Türkler,
Oğuzların neslindendir.
Oğuz teşkilâtı, yirmi dört boyun çıkardığı
sülâleler ve meşhûr şahsiyetleri:
Boz-Oklar: Dış Oğuzlar da denip, Sağ kolu
teşkil ederler. (Bkz. Oğuz Kağan Destanı)
1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin.
Oğulları: a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” mânâsındadır. Üç
kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu
boydandır. Kayı BoyundanErtuğrul Gâzi ve
her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip, çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve
sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye
kâfidir. b) Bayat:
“Devletli, nîmeti bol” mânâsındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan
Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar,
Horasan’da Kara Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, Kerkük Türkmenlerinin
çoğu, bu boydandır. Dede Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebrizli Hasan
ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır. c)Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye
varsa başarı gösterir” mânâsındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca,
Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hatırasıdır. d) Kara-Bölük/Kara-Evli:
“Kara otağlı (çadırlı)” mânâsındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları
bunlardan kalmadır.
2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal.
Oğulları: a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” mânâsındadır.
Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend
Emirleri, Kara-Daş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki
Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, T




